Merkez Bankası Döviz Kuru | |||
ALIŞ | SATIŞ | ||
USD | 40,9441 | 41,0178 | |
EURO | 47,7841 | 47,8702 | |
......
Her şeyi bir damla sudan yaratan (Ve cealna minel mai külli şey ’in hay)Yüce Mevla’mız yaratmış olduğu mahlûkatın birbirleri ile olan irtibatlarını sevgi ile tesis etmiştir. Bütün kâinatta Rabb’ımızın rahim sıfatından %1’inin tecelli etmesi ile bütün mahlûkat birbirlerine merhamet etmektedirler. Aklımıza gelebilecek hangi cins mahlûkat olursa olsun, karnındaki yavrusunu taşımakta olan anne işte bu rahim sıfatından yeryüzüne tecelli eden kısmına dayanarak o yavrusunu incitmeden dünyaya gelmesini sağlanmaktadır.
Merhamet ve şefkat kaynağına bağlı bulunan sevgi sayesinde incecik kabuğuna rağmen incitmeden, kırmadan yumurtasının üzerine oturan ve vakti saati gelince de yavrusunun yumurtadan çıkması için gagasıyla yumurtayı kıran kuş işte bu rahim sıfatının üzerine yapmış olduğu tecellinin tesiri ile cereyan etmektedir.
Kendisini ve kendi yavrularını beslemek için bir hamlede avının boğazını sıkarak onun nefessiz kalmasına vesile olan Aslan keskin dişlerine rağmen kendi yavrusunu bir yerden bir yere taşırken onları hiçbir şekilde incitmemesi rahim sıfatının tecellisi ile mümkün olmaktadır.
Bu şekilde aile bireylerini birbirlerine kenetleyen ve bir arada tutunmalarını sağlayan sevgi sağlıklı toplumların meydana gelmesini sağlamaktadır. Sevgi insanların yaşamlarına devam etmelerinin en büyük sebebidir. Bu dünyada o olmadan yaşamanın mümkün olmadığı tek şey sevgidir. Âdem (as)’in yaradılışından bu güne kadar, bu günden sonra da kıyamete kadar, yanı ezelden ebede kadar insanların varlığını sürdürmesinin yegâne sebebi sevgidir. Bu nedenle sevgi duygusunu diğer tüm duyguların anası olarak tanımlamak yerinde olacaktır.
Düşünsenize, örneğin saygı duygusu olmasaydı, insanlar birbirine saygı duymayacak, bir karmaşa bir curcuna yaşanacaktı. Ancak yine de insanlar yaşamını sürdürmeye devam edecekti. Oysa sevgi olmasaydı, insanlar birbirini sevmeyecek, evlenmeyecek veya evlense dahi çocuk sahibi olmayacaktı. Diyelim ki çocuk sahibi oldu, o zaman da sevgi duygusu var olmadığından bu çocuğuna da her hangi bir sevgi duygusu beslenmediği için bakılmayacak ve ölüme terk edilecekti. Oysa bir çocuğun en güzel şekilde büyümesini sağlayan kişi, en başında onun annesidir. İşte, bir anne, bir bebeğin tüm ihtiyaçlarını giderecek, kendinden kısıp ona verecek, onu her türlü kazadan, beladan, hastalıktan koruyacak gücü sevgiden alır.
Saydığımız tüm bu nedenlerden dolayı sevginin değeri bilinmeli ve bu duygu, dünya var oldukça yaşatılmalıdır. Sevmek; çarşıdan, pazardan, bakkaldan veya marketten parayla satın alınabilecek bir meta değildir. Böyle güzel bir duyguyu ücretsiz bir şekilde yaşamak, sevmek, sevilmek paha biçilmez bir olgudur. Sizde herkesi sevin. Sadece insanları değil, hayvanları ve bitkileri de çok sevin.
Duyguların en asili, kâinatın yaratılış sebebidir sevgi, Yaratıcı, sevgi ile yaratmıştır kâinatı. İnsanları, hayvanları, bitkileri, dağları, taşları, denizleri, yıldızları bu duygu ile yaratmıştır. Kâinatta yaşayan insanların da birbirlerini sevmeli, çünkü birbirlerini sevdikçe güzel yaşam sürebilirler. Sevginin hâkim olmadığı bir yerde barışın, saygının, huzur ve mutluluğun hâkim olması beklenemez. Bu nedenle, her şeyin başı sevgidir. Sevgi, duyguların en güzelidir.
İnsanların birbirini sevmesi varken, didişmelerin, kavgaların, savaşların olması ne üzücüdür. Oysa bu dünya, tüm insanların refah içinde yaşaması için fazlası ile yeterlidir. İnsanoğlu ne yazık ki açgözlüdür. Elindeki ile yetinmeyi bilmez. Hep daha fazlasını ister ve bunu çoğu defa hakkı olmayandan karşılamak ister. İnsanın yaratılışından buyana olan savaşlara baktığımızda, tüm bunların sebebinin aç gözlülük olduğunu görebiliriz. Hep başkasının toprağına göz koyma, başkalarının zenginliklerini elde etme, güçsüz insanları sömürme üzerine kuruludur bu savaşlar. Tüm bunların tek sebebi de sevgi duygusunun eksikliğidir.
Sevgi duygusunun hakım olmadığı toplumlara kın ve nefret duygusu hakım olmaktadır. Kın ve nefret ise ailelerin dağılmasına, toplumların yıkılmasına sebep olmaktadır. Sınırları Rabbimiz tarafından belirlenmiş olan muayyen bir zaman için belirli bir gaye ile yeryüzüne gelmiş olan bizler kullanma kılavuzunda yazılı bulunan kurallar çerçevesinde, yaradılış gayesine uygun olarak bu ömür sermayesini tüketmeliyiz.
Bugün yaşamış olduğumuz toplumumuzda sevgi, saygı, hoşgörü diye hiçbir şey kalmadı diye, ah vah ettiğimiz bir zaman diliminde, bizi birbirimizle kenetlenmemizi sağlayan “Sevgi’yi” gelecek nesillere gerektiği gibi aktaramadığımızdan dolayı bu hale geldiğimiz inkâr edemeyeceğimiz bir gerçektir.
Dün, bugün ve yarın diye tanımladığımız şu üç günlük dünyada, helalinden kazandığında “HESAP”, haramından kazandığında ise “AZAP” olduğunu bildiğimiz halde büyük bir hırs ve yüksek bir ihtirasla dünyaya dalınmış olmasını ne ile izah edilebileceğimizi bilmek mümkün değildir. Bu nedenle kendimizi yeniden bir reset’leme yaparak fabrika ayarlarına dönüş yapılması kaçınılmaz bir gerçektir.
Oluktan aşağı inip, sifondan eşit aralıklarla dizili çarkın her bir parçasına aynı şiddetle temas etmeyen suyun değirmeni düzgün çalıştırması mümkün değildir. Suyun vurduğu çarkın döndürdüğü taşın içerisine sakunardan oluğa inen ve koftara yardımıyla taşın haznesine düşen mısır danelerinin üzerinden eşit şekilde geçmeyen değirmen taşından kaliteli ün elde etmek mümkün değildir. Kaliteli ün elde edebilmek için çarkın tamire, taşın ise “Kıran’a” ihtiyacı vardır.
Yarının sağlam ve dinamik toplumlarını elde edebilmek için bugünün gençlerini tamir etmeye ve “Kıran’a” ihtiyacı vardır. Yaradılış gayesine sımsıkı bağlı, yürümüş olduğu hedefi iyi bilen, sevgi saygı ve hoşgörüsüyle bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmiş, Erzurum’da kar yağsa Rize de üşüyen, birinin ayağına diken batsa diğerinin canı yanan, komşusu açken kendisinin uykuları kaçan bir nesil yetiştirmek. Gönlünü Gönültaşlarına açan, lokmasını bölüşen sevgisini paylaşan bir gençlik. Tıpkı o günkü gibi.
O gün köyde akşamları camiye gelmeyen adamın mutlaka bir mazereti vardır. Ya hastadır, ya çırası bitmiş veya fenerine koyacak gazı yoktur. Cemaatten iki cevval görevlendirilir gelmemiş olan kışının evine gönderilir, ahval sorulur ve netice cami cemaatine bildirilirdi. Camide oturmalar ve konuşmalar edep ve adaba uygun olarak olurdu. En büyükten en küçüğe kadar herkes oturacağı yeri ve konuşacağı zamanı çok iyi bilirdi. Yaşlılardan birisi bir su istese gençlerden üç beş kişi ayağa fırlar, adeta birbirleri ile yarış yaparlardı.
Sohbetlerde kalite ve lezzet vardı. Birlikte güler, birlikte üzülürlerdi. Sevgi paylaştıkça çoğalır, dertler ise paylaştıkça azalır düsturu ile herkes, herkesten ve her şeyden haberdar olurdu. Sevgiler menfaat icabı değil, Allah rızası için yapılırdı. “Yaratılanı hoş gör, yaratandan ötürü” atasözünün ihtiva etmiş olduğu mana toplumun her kesiminde yerini bulur, yediden yetmiş yediye kadar herkes yerdeki karıncayı incitmekten bile imtina ederdi. Herkes bilirdi ki: “Yarın hakkın huzuruna varınca, Hesap sorar Süleyman’dan karınca.”
Geçmişte yaşanmış olan olayları, tarihi meseleleri anlatan ihtiyarları dinlemekte olan gençlik uyanık tilki misali kulaklarını diker, can kulağı ile dinlerdi. Bilenler konuşur bilmeyenler sükûnetle dinlerdi. Konuşmacının sözünü edeple dinlenir, verilecek cevaplar da edebe mugayir olmazdı. Anlatılan olayın topluluk üzerindeki tesiri hisseden konuşmacı ses ve mimiklerini a’na göre ayarlardı. Dinleyici konuşmacının konuşmalarından zevk alır, birlikte güler birlikte üzülürlerdi.
Bu günden o günlere bakınca “Hey gidi eski günler” demekten kendimizi alamıyoruz. Belki yokluk ve yoksulluk vardı ama dostluk vardı, kardeşlik vardı, sevgi vardı, muhabbet vardı, birlik vardı, beraberlik vardı. Önceleri radyo, daha sonra televizyon, bugün ise cep telefonları hayatımıza dâhil olunca değil toplumları aileleri bile paramparça etti. Anne kızından, baba oğlundan habersiz, biri salonda, biri mutfakta, biri odada teknolojinin esiri olmuştur.
.......